Mardin Roj

Gültan Kışanak, kayyım atamalarının arka planını yazdı

Gültan Kışanak, kayyım atamalarının arka planını yazdı
  • 18 Temmuz 2021

Diyarbakır’ın tutuklu eski Belediye Eşbaşkanı Gültan Kışanak, kentte iki çökme vakasını gazetemize yazdı: İktidarda kalmak için her yol mübahtır anlayışı, ‘çökme’ kelimesini siyasete kazandırmış görülüyor. İktidar, bir şey yokmuş gibi davranadursun; ben de Diyarbakır’dan iki ‘çökme’ vakasını sizlerle paylaşmak istedim

 

 

 

Bugünlerde mafya-siyaset-medya ilişkilerine dair her gün yeni bir skandal ortaya çıkıyor. İktidarda kalmak için her yol mübahtır anlayışı, sokak jargonunda epeyce manalı olan “çökme” kelimesini siyasete kazandırmış görülüyor. Ayyuka çıkan iddialar karşısında iktidar, bir şey yokmuş gibi davranadursun; ben de Diyarbakır’dan iki “çökme” vakasını sizlerle paylaşmak istedim.

 

 

İki ‘çökme’ vakası

 

 

En baştan söyleyeyim, benim yazacaklarım gizli saklı bilgiler değil, sadece bir hatırlatma olacak. Zira bu ülkede çete-siyaset işbirliği ile işlenen binlerce suça dair, çok şey biliniyor. Yazacağım iki olayı da Diyarbakır’da ilgili herkes bilir.

 

 

Zamanında Diyarbakır’ın hakkını korumak için çok uğraştım ama sonuç alamadım. Malum zaten bir süre sonra Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi’ne çöktüler, beni de tutukladılar. 5 yıldan beri halkın iradesi gasp edilmiş durumda. Kayyum düzeni, belediyenin kaynaklarına “çökmek” için bir araç olarak kullanılıyor. Bu yazıda ele alacağım iki olay, belediyelere neden kayyum atandığını gayet iyi anlatacaktır.

 

 

Bugün mafya-siyaset ilişkisinde kilit isimlerden biri olarak itham edilen kişinin, hem sarayda ekonomi danışmanı, hem iktidar partisinde yerel yönetimlerden sorumlu genel başkan yardımcısı olduğunu da buraya not edelim. Yazdıklarımın doğru anlaşılmasına katkısı olacaktır.

 

 

‘Hafif raylı sistem’

 

 

Şimdi gelelim Diyarbakır’da yaşananlara.

 

 

Diyarbakır, nüfusu 2 milyonu bulan büyük bir kent. Benden önce Diyarbakır Belediye Başkanı olan sevgili Osman Baydemir döneminde, Diyarbakır’ın ulaşım ve çöp sorununu çözmek için iki önemli proje hazırlanmıştı. Belediyenin kendi bütçesi ile yapması mümkün olmayan bu projeler için finansman aranıyordu. Ben de seçimden sonra finansman arayışını sürdürdüm.

 

 

Ulaşım sorununu çözmek için hazırlanan “hafif raylı sistem” projesi için Dünya Bankası’ndan çok uygun koşullarda kredi bulduk. Dünya Bankası teknik ekibi, gelip kentte fizibilite çalışması yaptı, yolcu kapasitesini/potansiyelini ölçtü ve projenin kendisinin finanse edeceğine dair rapor tuttu. Dünya Bankası bu rapor üzerine, 10 yıl geri ödemezsiz, sonraki yıllarda da oldukça düşük faiz oranı ile kredi vermeyi kabul etti. Belediye Meclisi’ne konu ile ilgili ayrıntılı sunumlar yaptık, meclis oy birliği ile bu kredinin kullanılması için karar aldı. Geriye sadece Kalkınma Bakanlığı’nın imzası kaldı. O dönem Kalkınma Bakanı olan Cevdet Yılmaz ile birçok görüşme yaptık. Her defasında “Tamam bakacağım” dedi ama yapmadı. Oysa yapılması gereken tek şey Diyarbakır’ın hafif raylı sistem projesinin, kalkınma programı listesine dahil edilmesiydi. İktidardan hiçbir şey istemiyorduk. Diyarbakır’dan AKP’li belediye meclis üyeleri; AKP’ye yakın iş insanları devreye girdi, yine sonuç alınamadı.

 

 

Eh şimdi bunda ne var, iktidar muhalefete ait bir belediye başkanının başarılı olmasını istemediği için projeye engel olmuş diyeceksiniz. Haklısınız, normal koşullarda “Merkez iktidarın yerel kalkınmayı engellemesi demokrasiye aykırıdır, etik değildir, ayıptır” denilerek siyasi eleştiri konusu yapılabilir. Ama daha ötesi de var. Çünkü halkın seçtiği belediye başkanını iki dönem üst üste haksız yere görevden alan, belediye meclisini devre dışı bırakan ve belediyeyi memur/kayyum eliyle yöneten iktidar, bir de akçeli konular gündeme gelmişse, durup bakmak gerekir. Bir de kayyum “yap işlet devret” modeliyle Diyarbakır’a hafif raylı sistem yapacaklarını açıklayınca bu yazıyı yazmak farz oldu. Demek ki “beşli çete olarak” anılan şirketlerle işler böyle dönüyor. Kendi kendini finanse edebilecek bir projeyi engelleyerek, “yap işlet devret” modeliyle halkı haraca bağlıyorlar. Ya bilet fiyatlarını belirleme yetkisi şirkete vererek halkı soyacaklar ya da yolcu garantisi vererek belediyenin bütçesine çökecekler. Tabii bunu yapabilmek için kayyum düzenine ihtiyaçları var. Benden söylemesi aman dikkat! Diyarbakır’ın “yap işlet devret” adı altında kurulmak istenen bu soygun düzenine verecek parası yoktur.

 

 

Çetelerle yatırım engellendi

 

 

Yazacağım ikinci konu çok daha vahim. Diyarbakır’ın çöp sorununu çözmek için hazırlanan proje Avrupa Birliği’ne sunulmuştu. Kentin ilçeleri ile birlikte tüm çöpü toplayacak, geri dönüşüme uygun her şey (kağıt/plastik/cam/metal) geri dönüşüm tesislerinde işlenerek yeniden kazanılacaktı. Geri kalan ıslak çöpler, yeraltı sularını kirletmeyecek şekilde depolanacak ve bu atıktan enerji (biyogaz) elde edilecek; çürüme işlemi tamamlandıktan sonra alan ağaçlandırılacaktı. AB standartlarında, çevreye karşı en üst düzeyde duyarlılık taşıyan bir projeydi. Proje hazırlanırken, geri dönüşüm tesislerinin ve düzenli depolama sahalarının yeri de belirlenmişti.

 

 

2014 yılında yapılan seçimlerden sonra bu projenin üzerinde titizlikle durduk. AB yetkilileri ile birçok görüşme yaparak, projenin Diyarbakır açısından taşıdığı önemi anlattık. Projenin yaklaşık maliyeti yüz (100) milyon liraydı. Belediyenin kendi imkanlarıyla böyle bir tesisi kurması imkansızdı. AB, belediyelere verilen “çevre ve altyapı hibe fonundan” bizim projemizi de finanse etmeyi kabul etti. Projenin maliyetinin yüzde doksanının yani doksan (90) milyonunu hibe olarak verecekti, geriye kalan on (10) milyonu da belediye kendi kaynaklarından karşılayacaktı.

 

 

Bilindiği gibi AB fonları, bakanlık eliyle yerel yönetimlere gönderiliyordu. Yani projenin ihalesini ilgili bakanlık yapıyor, belediyeler işi yerelde takip ederek yaptırıyor, hak edişler yapılan işe göre doğrudan işi yapan firmaya ödeniyordu. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı önce projeyi yaptırmamak için epey ayak diredi, bahaneler buldu, ileri sürdüğü tüm eksiklikleri tamamladık. Sonuçta bizim AB Türkiye delegasyonunun ısrarı üzerine 2016 yılında ihale yapmak zorunda kaldı. İhaleyi kazanan firma ile sözleşme imzalandı, şantiye kuruldu, altyapı hazırlıkları başladı.

 

 

Kısa süre sonra gece, şantiye kimliği belirsiz kişiler tarafından ağır silahlarla tarandı. Firma savcılığa suç duyurusunda bulundu. Arkasından birkaç saldırı ve birkaç suç duyurusu daha yapıldı. Ben vali ile görüşerek şantiye etrafında güvenlik alınmasını istedim. Vali jandarmaya bildirdiğini söylüyordu ama jandarma tedbir almıyordu. Suç duyurusundan da bir sonuç çıkmadı. Bu arada civar köylerden AKP’ye yakın bir köyün projeye karşı olduğu söylendi. Gidip köylülerle görüştük, projeyi anlattık, bir iki kişi itiraz etse de köylüler projeye karşı olmadıklarını söylediler. Köylülerle kurduğumuz ilişki sonucunda, işin arkasında silahlı grup bulunduğunu ve bu grubun ancak AKP’nin sözünü dinleyeceğini öğrendik. Bunun üzerine AKP’li belediye meclis üyeleriyle görüşerek, sorunun çözülmesi için yardım istedim. İlgileneceklerini söylediler, ama bir sonuç çıkmadı. Vali ile bir görüşme daha yaparak, köylülerden aldığımız bilgileri aktardım ve “Lütfen bu projeye belediyenin projesi gibi bakmayın, bu kentimizin geleceği ile ilgili bir proje, valilik de sahip çıkarsa jandarma tedbir alır, bu silahlı gruplar da geri durur” dedim. Vali bey ilgileneceğini söyledi ama bir sonuç alamadı.

 

 

Bu arada saldırılar arttı. Bir can kaybı yaşanmasından korkuyorduk. Firma işi bırakmak istiyordu. Firmanın sahibi ile görüşerek, biraz sabretmesini, sorunun çözümü için uğraştığımızı söyledim. Kendisi bana “Türkiye’nin dört bir yanında iş yaptım, böyle bir şey görmedim. Tam 23 kez şantiyeye silahlı saldırı oldu. Suç duyurusunda bulundum hiçbir tahkikat yapılmadılar, hiçbir tedbir almadılar. Saldırıların arkasında karanlık ilişkiler var” dedi. Firma korkup çekilmesin diye duyduklarımızı kendisine anlatmadım; valilikle, bakanlıkla görüşmeler yaptığımızı, sorunu çözeceğimizi söyleyerek, biraz beklemesini istedim.

 

 

Durumu Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na da iletmiş, çözüm için destek istemiştik. Ama Bakan’ın, çözüm bulmak yerine, ihaleyi iptal etmek istediğini öğrenince kalkıp Ankara’ya gittim. Grup başkan vekilimiz İdris Baluken üzerinden randevu alarak, Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ile görüştük. Bu projenin kentin geleceği ile ilgili olduğunu, söz konusu hibenin hem Diyarbakır hem de Türkiye için önemli olduğunu, ihale iptal edilirse bu paranın AB’ye geri gideceğini söyledim. Bütün ayrıntıları anlatarak, bu saldırıların durdurulması konusunda yerelde etkili olabilecek AKP’lilerin isimlerini de verdim. İlgileneceğini ve sorunu çözeceklerini söyledi.

 

 

Ben Diyarbakır’a döndüm. Birkaç gün sonra Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan bizim projenin ihalesinin iptal edildiğine dair bir yazı geldi. “Hani çözecektiniz” diye sormak için aradığımda Bakan telefona çıkmadı. Zaten bir süre sonunda beni tutuklayıp, belediyeye kayyum atadılar. AB’den Diyarbakır’a gelecek olan 90 milyonluk hibe de geri gitti. Diyarbakır’ın önümüzdeki en az elli yıllık çöp sorununu çözecek; havamızı, suyumuzu, toprağımızı koruyacak böylesi çevreci bir projeye engel olarak; Diyarbakır’ı “vahşi depolama” denilen çöp dağlarıyla baş başa bıraktılar.

 

 

Şimdi Sedat Peker’in açıklamalarını duydukça, şantiyeye yapılan bu saldırılar geliyor aklıma. Siyasi ahlak, demokrasi, halkın yararı gibi etik konular bir yana; kirli ilişkiler ağını açığa çıkartmazsak, hepimizin geleceği çalınacak.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ